31 07 2011

AHZAB-50

Ey peygamber! Biz bilhassa sana şunları helâl kıldık: Mehirlerini vermiş olduğun eşlerini, Allah'ın sana ihsan buyurduklarından sahip olduğun cariyeleri, amcalarının kızlarından, halalarının kızlarından, dayılarının kızlarından, teyzelerinin kızlarından seninle beraber hicret etmiş olanları, bir de mümin bir kadın kendini peygambere hibe ederse, peygamber nikâh etmek istediği takdirde, onu başka müminlere değil de sadece sana mahsus olmak üzere helâl kıldık. Onlara eşleri ve cariyeleri hakkında neyi farz kıldığımızı biliyoruz. Bunlar sana hiçbir darlık olmaması içindir. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.(Ahzab/50)

Bu ayetlerle ilgili bazı yanlış yorumlarda bulunulmuştur. Bunlara cevap olması maksadıyla bu yazılmıştır. Bunlardan ilki bu ayetlerin Peygamber Efendimizin(S.A.V.) cinsel hayatıyla ilgili olduğu şeklindeydi. Peygamber Efendimizin(S.A.V.)den bahsederken maalesef akıllarına sadece bunlar gelmektedir. Bunların cevabını Peygamber Efendimizin(S.A.V.) güzel ahlakıyla vermektedir zaten. Peygamber Efendimizin(S.A.V.) 25 yaşında kendisinde 15 yaş büyük Hz.Hatice(A.S.) Validemizle evlenmiştir. Çokeşlilik hayatına 50 yaşından sonra başlamıştır ve eşlerine baktığımızda bunların zorunluluktan ve bazı hikmetlerden kaynaklanan evlilikler olduğunu görürüz. Kafaları sadece cinselliğe çalışan bu kişilere Peygamber Efendimizin(S.A.V.) güzel ahlakından ve onun ilk eşi Hz.Hatice(A.S.) Validemizin Ahlakından örnekler verelim:

"Hz Hatice hicretten 68 yil önce asil bir ailede dunyaya geldi. Babasi huveylid kureysin servet sahibi buyuklerindendi. Annesi Fatima ise Mekkenin taninmis iffetli kadinlarindan sayilirdi. Hz Hatice cok temiz iffetli serefli bir hayat yasadigindan dolayi Tahire(temiz kadin) diye meshur olmustur. Hz Haticeye Mekkenin ileri gelen zenginlerinden Ebu Sufyan, Ebu Cehil vb bircok insan evlilik teklifi etmistir ama o insanligi parada, malda, servette aramiyordu. Onun aradigi insan adaletli, durust, sadakati olan insandi. Bunun icin Hz Muhammed Mustafayi taniyincaya kadar kimseyle evlenmek istememisti. Peygamberimizle tanistiktan sonra da kendisi bizzat Peygamber Efendimize evlilik teklifi etmistir. Hz Hatice kendisinden bir hayli yasli olmasina ragmen Peygamber Efendimiz onda gördugu namus iffet, seref, gibi insani degerlerinden dolayi onunla evlenmeyi kabul etmistir. Birtakim din dusmanlari Efendimizin Hz Hatice validemizle evlenme sebebi olarak onun servetini ileri surerler. Halbuki O Yuce Nebinin hayatini birazcik olsun bile okuyanlar Peygamber efendimizin dunya malinda asla gözunun olmadigini anlarlar..
Hz Hatice nin kölesi olan ve Hz Muhammed le (sav) ticaret seferine cikan Meysere isimli zat, yolculuk esnasinda Kureys Emini`nde gördugu kerametleri ve Sam rahibinden onun hakkinda duydugu sözleri Hatice`ye anlatirken Hz Muhammed`e karsi icinde asiri bir sevgi duyarak söyle diyordu :`` Yeter artik Meysere! Muhammed`e karsi sevgimi iki kat artirdin git seni azad ettim karinda senin olsun ayrica iki yuz dirhem iki at ve bir kiymetli elbiseyi sana bagisladim.`` Ondan sonra Meysere`den duyduklarini Arap bilgini Varaka b. Nevfel`e anlatiyor, Nevfel de `` bu kerametlerin sahibi Arabi Peygamber`dir`` diyordu.
Arap bilginlerinden olan Hz Hatice`nin amcazadesi Varaka`nin Tevrat ve Incil kitaplari hakkinda cok bilgisi vardi. Varaka defalarca söyle demisti :`` Kureys`ten bir kisi, Allah tarafindan insanlari hidayet etmek icin görevlendirilecek ve Kureys`sin zengin kadinlarin biriyle evlenecektir.`` Hz Hatice de Kureysin zengin kadinlarindan oldugu icin Varaka ara sira ona,`` birgun gelir ki yeryuzunun en ustun, en serefli erkegiyle evlenirsin.`` diyordu.
Birgun Hz Hatice ruyasinda gunesin Mekke uzerinde döndugunu ve yavas yavas asagi inerek onun evine girdigini gördu. Ruyasini Varaka`ya anlatti. Varaka o bnun ruyasini söyle tabir etti :`` Söhreti alemi tutacak buyuk birisiyle evleneceksin.``
Evlenmenin nasil gerceklestigi konusunda tarihcilerin cogu Hz Hatice`nin mesajini Aliyye kizi Nefise`nin su sekilde Peygamber Efendimize usaltirdigini yaziyorlar:
Ya Muhammed Nicin hayatini temiz bir esle aydinlatmiyorsun? eger seni guzellige servete, izzete davet edersem kabul edermisin? Peygamber efendimiz kimi kastettigini sordugunda `` Hatice`yi diye cevap verdi. Peygamber efendimiz söyle buyurdu :``Hatice razi olurmu? onunla aramizda cok fark vardir. Nefise,``Ben onu razi ederim, yeterki sen bir vakit tayin et de Hatice`nin vekili Amr b. Esed ile senin akrabalarin bir araya toplansinlar ve nikah merasimini yerine getirsinler`` dedi. Resulullah degerli amcasi Ebu Talipe danistiktan sonra, Kureys buyuklerinin de katildigi görkemli bir toplanti duzenlendi. Sonra nikah ahdi okundu ve mihriye olarak dört yuz dinar veya bazi rivayetlere göre yirmi deve tayin edildi ve böylece saadet dolu bir hayatin temelleri atilmis oldu. Hz Hatice ile Peygamber efendimizin evlilikleri 25 yil surdu. Ve Hz Hatice 65 yasinda iken vefat etti. Kabru Mekke`nin Cennet-i Mualla kabristanindadir. Hz Muhammed Hz Hatice hayatta oldugu surece kimseyle evlenmemistir-Hz Hatice`nin yasinin buyuk olmasina ragmen- Hz Hatice`nin Resulullahtan Fatima , Ummu gulsum Zeyneb ve Rukiyye adinda dört kizi, Kasim ve Abdullah adinda da iki oglu dunyaya gelmistir.
Hz Hatice Islam binasinin temilinde en buyuk ve en öncelikli pay sahibi insandir. Ve ilk muslumanda odur. Peygamber efendimiz Hz Hatice`nin vefatindan sonra 3yil kimseyle evlenmemistir.(http://www.agnostik.net/viewtopic.php?f=7&t=1682)"

Peygamber Efendimiz(S.A.V.) bir gününü nasıl geçirirdi:

“Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz sabah namazını kıldıktan sonra seccadenin üstüne uzanır, güneş doğuncaya kadar istirahat eder, sonra uzaktan yakından kendisini görmeye gelenleri kabul etmeye başlardı. Gelenler halka şeklinde etrafında toplanırlardı, O, çevresindekilere vaaz eder, öğütler verir, sorularını cevaplandırır, hattâ gördükleri rüyâları tabir ederdi. Bazen arkadaşlarına kendi rüyâlarını anlatırdı. Hem okul, hem meclis, hem de sohbet yeri olan mescitteki bu oturumlarda herşey konuşulurdu. Bir yandan cahiliyye devri konuşulur, bu devre ait şiirler okunur, öte yandan yeni İslâm devlet ve toplumunun sosyal, ekonomik, siyâsî meseleleri müzâkere edilir, ganîmet ve zekât dağıtılır, gelir ve gider durumu görüşülürdü.
Genellikle bu faaliyet kuşluk zamanına kadar sürerdi. Kuşluk vakti gelince (güneşin doğmasından bir iki saat sonra) Peygamberimiz (sav) dört, yahut sekiz rek'at kuşluk (duhâ) namazı kılar, sonra evine gelir, ev işleriyle meşgul olur, elbise ve ayakkabıları tamir eder, hayvanlarını sağardı.
İkindi namazından sonra eşlerini teker teker ziyaret eder, hal ve hatırlarını sorar, geceyi ise -genellikle- sırayla birinin yanında geçirirdi. Peygamberimiz'in (sav) evi, herbirini bir eşine tahsis ettiği, kerpiçten yapılmış, üstü hurma dallarıyle örtülmüş basit odacıklardan ibaretti. Geceyi geçireceği eve diğer eşleri de gelir, Peygamberimiz (sav) yatsı namazından dönünceye kadar aralarında görüşüp konuşurlardı. O (sav), namazdan dönünce herbiri kendi odasına çekilirdi; Resûlullah (sav) Efendimiz, yatsı namazından sonra oturup konuşmayı, vakit geçirmeyi sevmezdi. Yatmadan önce "İsrâ, Zümer, Hadîd, Haşr, Teğâbun, Cum'a" sûrelerinden birini okur, sonra dûasını yapar ve sağ tarafı üzerine yatar, sağ elini, sağ yanağının altına koyardı. Yatağı ya deri, ya hasır, yahut da basit bir yataktı.
Allah'ın ve ümmetin Sevgilisi Peygamberimiz Efendimiz (sav) gecenin yarısı, yahut üçte ikisi geçince uyanır, yastığına yakın bir yerde bulundurduğu misvakı (belli bir ağaçtan yapılmış bir nevi fırça) ile dişlerini ovar, sonra kalkar, abdest alarak -bütün ömrünce devam ettiği- gece namazını kılardı. Bu namaz on bir rek'attı, uzun zaman ayakta durduğu için ayaklarının şiştiği olurdu. Önceleri sekiz rek'atta bir oturduğu, sonra on bire tamamladığı halde, yaşlanınca iki rek'atta bir oturarak kılardı. Gece ibâdetini edâ edince bir süre daha yatağında uyur, sonra Bilâl sabah ezanını okurken uyanır, abdest alır, sabah namazının sünnetini odasında kılar ve cemâatle farzı edâ etmek üzere mescide giderdi. (Hayrettin Karaman, Hz. Peygamberin (sav) Aile Hayatı)”

Peygamber Efendimizin(S.A.V.) Evlilikleri zorunluluktan kaynaklanmıştır diyebiliriz. Tabiki eşleriyle severek evlenmiştir, ve evliliği boyunca onları sevmiştir, çünkü onların Peygamber Eşi olmaları tesadüf değildir. Müminlerin Anneleri, makamlarını tesadüfen elde etmiş değildirler, o makamı hak etmişlerdir. Ve o makamı güzellikleriyle değil üstün ahlaklarıyla kazanmışlardır. Onlar Peygamber Eşi’dir. Peygamber Eşi olma makamını hak etmeleri ulaşılabilecek en üst makama ulaşmışlardır anlamına gelmemektedir, kimin makamının daha üstün olduğunu Allah bilir. Makamlar kimin eşi olunduğuna bakılarak belirlenmez, fakat Peygamber Efendimizin(S.A.V.) eşi olmak takdir edileceği gibi herkesin hak edebileceği bir makam değildir, Allah katında belirli bir makamı olan kimseler Peygamber Efendimizin(S.A.V.) eşi olabilmişlerdir. Yine Sahabe Hanımlarından makamları çok yüksek olan kimseler vardır, bu eşlerine bakılarak tabiki belirlenmez bireysel olarak belirlenir.

“Peygamberimiz'in (sav) birden fazla kadınla evlenmesine, cinsî tatmin dışında sebepler aramak durumundadır. Biz bu sebepleri şu maddeler içinde görüyoruz:
a) Birden fazla kadınla evliliği Hz. Peygamber (sav) getirmemiştir. İslâm Allah Teâlâ'nın, Peygamberi (sav) için gerçekleştirdiği arzular, daha doğrusu O'na (sav) bahşettiği bazı özel izinler ve kolaylıklar doğrudan cinsî istek ve doyum ile ilgili olmayıp, taşıdığı ağır yükle alâkalıdır. O (sav), birçok kadını nikâhı altında tutarken veya yeniden evlenirken de çoğu kez cinsî arzu dışında maksatları gerçekleştirmeye, yüklendiği vazifeyi yerine getirmeye yönelmiştir.

Bilindiği üzere Hz. Hatîce, Resûlullah'a (sav) Zeyd isimli bir köle hediye etmişti. Peygamberimiz (sav) sonradan bu zatı hürriyete kavuşturarak evlatlık aldı (o zaman evlât edinmek serbest idi), sonra İslâm'ın getirdiği "insanların birbirine eşit olduğu" fikir ve inancını pekiştirmek için bu eski köleyi, kendi halasının kızı (asil bir aileye mensup bulunan) Zeyneb b. Cahş ile evlendirdi. Bu evlilik bir inkılâb mahiyetinde idi. Zeyneb önce bu evliliğe karşı çıktı ise de Peygamberimiz'in (sav) ısrarı üzerine kabul etti. Ancak bu evlilik yürümedi, taraflar sık sık birbirinden şikâyet ediyorlardı, Hz. Peygamber (sav) de kendilerine öğüt vererek sabretmelerini istiyordu. Sonunda bu işin yürümeyeceğini anladı ve Zeyd'e eşini boşaması konusunda izin verdi. Zeyneb Zeyd'den boşandıktan sonra, ikinci bir inkılâb hükmünü gerçekleştirmek ve bu arada Zeyneb'in vaktiyle kendisini kırmayarak eski köle Zeyd ile evlenme fedâkârlığını mükâfatlandırmak üzere onunla evlendi. Bu ikinci inkılâb da "evlatlığın gerçekte evlât olmadığını ve onun boşadığı eşi ile babalığın evlenmesinde bir sakınca bulunmadığını" ortaya koyarak bir cahiliyet inancını daha yıkmaktı.

İslâm kadını yüceltmiş, özelliklerine bağlı farklar dışında erkeğe eşit kılmış, aile ve toplum hayatı içinde yerini almasını sağlamıştır. Kadın istemediği bir kimse ile zorla evlendirilemez, istemezse -evlenirken şart koşmak suretiyle- kocasının ikinci bir kadınla evlenmesine mâni olabilir, gerektiğinde camiye giderek ibadet eder, öğrenim görür (bunlardan onu kimse mahrum bırakamaz), evin geçimi kocaya ve erkek yakınlarına ait olduğu için geçim tasası yoktur, ev işlerini gücü yettiği kadar yapar, kocası ve çocuklarından başkasına hizmet etmeye mecbur değildir, mirasta erkek kardeşinin aldığının yarısı kadar pay alır; fakat kendisi cihadla (askerlikle) yükümlü olmadığı, evin masraflarına ve evlenme masraflarına katılmadığı için aldığı yanında kalır, sonunda erkek kardeşinin aldığına eşit hale gelir, seçme (bey'at) ve danışmaya katılma hakkı vardır, toplum içinde kendi özellikleriyle bağdaşacak görevler alır ve hizmete katılır...

Peygamberimiz (sav) bütün evlilik hayatında eşlerinden birine bir fiske vurmamış, hakaret etmemiş, sevgi ve saygı göstermiş, ev işlerinde -gerektiğinde- onlara yardım etmiş, müslümanlara "kadınlar hakkında daima iyi davranmalarını, onları kendi akıllarınca düzeltmeye kalkmamalarını, maddî ve mânevî ihtiyaçlarını temin etmelerini tavsiye etmiş", "iyileriniz, kadınlarınıza karşı iyi olanlarınızdır" buyurmuştur.

Sevgili Peygamberimiz (sav) kadınları (eşlerini) severdi, "Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi (üç şeyi severim): Kadın, güzel koku ve namaz; ama benim gönlüm namazdadır" buyurmuştur. O eşlerini sever, onları mutlu etmeye çalışırdı, ancak sabahlara kadar da namaz kılar, günlerce -bazen iftar etmeden- oruç tutar, başta peygamberlik, toplumun liderliği ve devlet başkanlığı olmak üzere yüklendiği birçok görevi mükemmel bir şekilde yürütürdü. Peygamberimizin (sav) niçin birden fazla kadınla evlendiğini anlamak isteyenler önce şu gerçekleri bilmelidirler: Kendisi yirmi beş yaşında iken, kırk yaşında dul bir kadın olan Hz. Hatice ile evlenmiş ve yirmi beş yıl yalnızca bu eşi ile mutlu bir hayat yaşamışlardır. Kırk yaşından sonra Kureyş büyükleri, İslâm dâvasından vazgeçmesi pahasına kendisine başkanlık, kadın (kızlarını) ve servet teklif ettikleri zaman "Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseniz, ya uğrunda ölmeden, yahut da hedefime varmadan bu dâvadan dönmem" demiştir. Hz. Hatice'den sonra, kendisi elli üç yaşlarında iken evlendiği ikinci kadın ise elli yaşında dul ve kimsesiz bir kadın olan Sevde idi. Bütün bunları iz'an ve insaf ile düşünen kimse, ister müslüman olsun, ister gayrimüslim, Peygamberimiz'in (sav) birden fazla kadınla evlenmesine, cinsî tatmin dışında sebepler aramak durumundadır.

İslamiyet geldiği zaman dünyanın birçok yerinde ve bu arada Arabistan'da erkekler birden fazla kadınla evli idiler. İslâm zaman içinde bir yandan kadına çeşitli haklar verip onun durumunu iyileştirmiş, diğer yandan zarûrî haller dışında tek kadınla evlenmeyi tavsiye etmiş, gerektiğinde birden fazla kadınla evlenmeyi ise yeterlik ve adâlet şartlarına bağlamıştır. Bütün bu ıslâhatın tamamlandığı zamanlarda, Peygamberimiz (sav) de -aşağıda sıralanacak sebeplerle- birden fazla eşe sahipti, O'nun (sav) boşadığı kadınlar da mü'minlerin anneleri olmakta devam edecekleri için başkasıyla evlenemezler, devamlı dul kalmaya mahkûm ve perişan olurlardı. İşte bu sebeple Efendimizin (sav) onları boşaması, kendileri için bir felâket demekti; nitekim Resûlullah (sav) bunu kendilerine teklif ettiği zaman içlerinden bir tanesi bile kabule yanaşmamıştır.
b) Kadınlarından bir kısmı ile evlenmesi onların İslâm uğrunda çektikleri meşakkatlere karşı bir mükâfatlandırma mahiyetindedir. Ümmü Seleme, Ümmü Habîbe, Sevde gibi eşleriyle bu yüzden evlenmiştir. Bu hanımlar dinlerini koruma uğrunda Habeşistan'a göç etmişler, orada eşlerini de kaybederek dul kalmışlardı.
c) Birkaç eşiyle evlenme sebebi, onların kabilelerini İslâm'a kazanmak, aradaki düşmanlık duygularını dostluğa çevirmektir; Safiyye, Cüveyriye gibi hanımları ile bu yüzden evlenmiştir.
d) Ebû Bekir, Ömer gibi en büyük dostları ve yardımcıları kızlarını O'na (sav) teklif etmişler, kendileri de bunu uygun buldukları için Âişe ve Hafsa ile evlenmiş ve dostlarının arzularını yerine getirmişlerdir.
e) Resûlullah'ın (sav) en önemli görevi İslâm'ı ümmetine doğru bir şekilde aktarmak, öğretmek, yaşatmak ve gelecek nesillere intikalini sağlamaktı; ümmetin yarısı kadındı, onların da İslâm'ı ve bu arada aile hayatı ile ilgili ahkâmı bilmeleri gerekiyordu; birden fazla kadın, bir kadından daha çok bilgi edinme ve aktarma kaynağı demekti ve Allah Resûlü (sav) bundan da istifade etti, bugün elimizde bulunan birçok hadîsin ilk râvîleri O'nun (sav) sevgili eşleridir.
Eğer Peygamberimiz (sav) isteseydi yüzlerce kadınla evlenebilirdi, bunlarla sırf cinsî tatmin için evlense idi, birçoğu yaşlı dul kadınlarla değil, daima güzel ve çekici kızlarla evlenirdi. (Hz. Âişe'den başka kızla evlenmemiştir). O'nunla (sav) evlenmeye can atanların, nikâhı altında kalmak için her fedâkârlığa razı olanların ruh halini anlamak için O'na (sav), kafasını "cinsel dürtü" ile bozmuş insanların gözüyle değil, ümmetin gözüyle bakmak gerekir; ümmetine göre, O (sav), Allah sevgilisi, günahkârların şefâatçisi, eşsiz ve üstün örnek; insan, cin ve peygamberlerin Efendisi, kâinatın yaratılış sebebi, dışı insanlar ile, içi daima Allah ile meşgul, dünyanın en büyük dininin Peygamber'i ve Allah'ın insanlığa son elçisidir. Bugün dünyada yaşayan bir milyar müslümanın her gün kendisini, iman ve sevgi ile selâmladığı, dünya ve âhirette şefâatini dilediği yegâne kâmil insandır.

İnsânî duygular, siyâsî ve sosyal sebeplerle hayatını birleştirdiği eşleri, O'nun (sav) sâde hayatına ayak uydurmak zorunda idiler. Bu sebeple bazen hayatlarından şikâyetçi olur, bazen de birbirlerini kıskanırlardı; fakat Resûl-i Ekrem (sav) bir gün bile onlardan şikâyetçi olmamış ve kendilerine karşı sertlik göstermemiştir.

Eşleri arasında en çok Hz. Hatice'yi severdi; kendisi yirmi beş, o ise kırk yaşlarında iken evlenmişlerdi, buna rağmen yirmi beş yıl, yalnız Hatice ile iffetli ve mutlu bir hayat yaşamış, çok yaygın bir âdet olmasına rağmen onun üzerine ikinci bir kadınla evlenmemişti. Sevgili eşinin vefâtından sonra da onu hiçbir zaman unutmamıştı. En küçük bir hatıra ona olan sevgisini tazeler, sevgi ve rahmetle anmasına vesile olurdu. Hz. Hatice'nin vefatından sonra idi; bir gün kızkardeşi Hâle, Efendimiz'i (sav) ziyarete gelmiş, huzuruna girmek için izin istemişti. Sesi, Hz. Hatice'nin sesine benzediği için Peygamberimiz (sav) heyecanlanmış ve "bu gelen muhakkak Hâle'dir" demişti. Yanında bulunan Âişe bu durumdan üzülmüş, "ölen bir kadını böylesine hatırlamanın ne mânâsı var, Allah sana daha iyi zevceler verdi" demişti. Resûlullah'ın (sav) cevabı şöyle oldu: "Hayır, gerçek senin dediğin gibi değildir; herkes bana inanmadığı zaman bana inanan o idi, herkes Allah'a ortak koşarken o müslümanlığı kabul etmişti, benim hiçbir yardımcım yok iken o bana yardım ediyordu!"
Resûl-i zîşân Efendimiz (sav) Hz. Hatice'den sonra en çok Hz. Âişe'yi severdi; ancak bu sevginin yönlendiricisi ne çekicilik idi, ne de cinsî arzû! Çünkü Sâfiyye, Âişe'den daha güzeldi, güzellikte ondan geri kalmayan başka eşleri de vardı. Bu sevginin sebebi, Hz. Âişe'nin kabiliyeti, zekâsı, İslâm'ı anlama, yorumlama ve aktarmadaki başarısı idi. Peygamberimiz (sav) "Bir kadın dört şeyi için seçilir: Malı, güzelliği, soyu ve dindarlığı; siz kadının dindar olanını tercih ediniz" buyurmuşlardır. Kendileri de tercihlerinde bunu dikkate almışlardır. Hz. Âişe ictihad kafasına sahip, görüp işittiğini iyi kavrayan, kavradığını iyi yorumlayan bir kadındı. Ashâb ile dînî konular üzerine girdiği tartışmaların çoğunda kendisi haklı çıkmıştır (Bu konuda Zerkeşî'nin müstakil bir eseri vardır).

Efendimizin (sav) eşleri arasında arasıra meydana gelen sürtüşmeler kalıcı olmaz. Muhterem Eşlerinin, eğitimi sayesinde temizlenmiş gönülleri, kötü duygulara kısa zamanda galip gelir, dostlukları avdet ederdi. Her gün bir araya gelip yatsı sonuna kadar Peygamberimizi (sav), sırası gelenin odasında beklemeleri de bunu göstermektedir. Hz. Âişe'nin, münafıklar tarafından ortaya atılan bir iftira ile suçlandığı sırada -meşhûr deyişimizle kuması olan- Zeyneb'in onun lehinde şahitlik etmesi bu dostluğun bir başka delilidir.

Hz. Âişe, Sevgili Eşine (sav) karşı beslediği aşırı muhabbet sebebiyle sık sık kıskançlık duygusuna kapılır, bazen bunu yenemeyerek sert çıkışlar yapardı. Böyle bir davranışının üzerine babası Ebû Bekir gelmiş, onu azarlamak istemiş, fakat Peygamberimiz (sav) bunu önlemişti. Ebû Bekir kalkıp gitti, bir süre sonra tekrar uğradığında karı-kocanın barıştıklarını, sevgi içinde sohbet ettiklerini görmüş ve "demin kavganıza katıldık, şimdi de barışınıza katılalım" demişti.

Tarih boyunca birçok büyük insan, yüce hedeflere erişebilmek için dünya menfaatlerine, rahat ve huzura arkasını dönmüş, büyük çileler çekmişlerdir. Bu sıkıntılı ve çileli hayatı, sevdiklerine yaşatmamak için bunların çoğu bekâr kalmayı tercih etmiş, kadın ve çocuk sevgisinden mahrum yaşamışlardır. Resûl-i Ekrem Efendimiz (sav) bu konuda emsalsiz bir örnektir; O (sav), hem çilelerin en büyüğünü yaşamış, hem evlenip çoluk çocuk sahibi olmuş, hem de -çoğu servet ve refâh ortamında yetişmiş- eşleri ile çocuklarına, diğer müslümanların altında bir refah yaşatmıştır. Fetihler İslâm toplumuna servet akıtmaya başlayınca, eşleri bundan pay istemişler, O (sav), buna karşı çıkarak "ya ben, yahut da dünya zineti ve zevkleri" demişti. Eşsiz eğitiminin tesiri iledir ki hepsi O'nu (sav) tercih etmiş, birer kat elbiselerini ve kerpiçten odaları içinde birer gönül sultânı olarak yaşamışlardı. Olayı Kur'ân âyetlerinden takip edelim: "Ey Peygamber, eşlerine şöyle de: Eğer dünya(nın parlak) hayatını ve güzelliklerini istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim de, sizi güzellikle (gönül hoşluğu) ile serbest bırakayım. Eğer Allah'ı, peygamberini ve âhiret yurdunu diliyorsanız bilin ki, Allah içinizden güzel davrananlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır." Resûl-i Ekrem (sav) bu zühd hayatını yaşarken zorlanmıyordu. Çünkü insanlara maddî varlığın ve zevklerin bahşettiği huzur ve mutluluğu O (sav), sevdiği Rabbi ile, bir an kesintiye uğramadan devam eden beraberlikte buluyor, "bu kadar açlık ve susuzluğa nasıl dayandığını" soranlara "O beni yedirip, içiriyor" cevabını veriyordu. Bu ruh halini ve kemâlini, yirmi üç yıllık eğitimcilik hayatında, başta ailesi ve yakınları olmak üzere ashâbına da aktarmaya çalışmış ve büyük ölçüde başarılı olmuştur. Sevgili Peygamberimiz (sav) dünya menfaat ve zevklerine hor bakan hayatı ile, kendisinden sonra gelecek olan devletlilere de örnek olmak istemiştir.

Örnek İnsan, Yüce Peygamber (sav) ev idaresi ile bizzat meşgul olmaz, eline geçeni, evine gelmeden son kuruşuna ve parçasına kadar ümmete dağıtırdı. Kendisi ve âilesi, Hayber civarındaki küçük arâziden elde edilen gelir ile geçinirlerdi. Evin idaresini Hz. Bilâl yürütürdü, bir gün kendisine Hz. Peyamber'in (sav) âilesinin nasıl geçindiğini sordular. Bilâl şöyle anlattı: "Resûlullah'ın (sav) evinin idaresini ben yürütüyordum. Kendileri çok sâde ve yoksulca bir hayat sürerlerdi. Bununla beraber hiçbir misafiri çevirmez, onlara bazen bizzat hizmet ederdi. Eve bir yoksul gelir de yardım isterse olanı verirdi, evde birşey bulunmazsa beni gönderir, ödünç buldurur ve yoksulu yine boş çevirmezdi."

Resûl-i Ekrem (sav) ümmetini, evlenip çocuk sahibi olmaya ve çoğalmaya teşvik etmiş, çocukları sevmiş ve herkesin sevmesini istemiştir. Kendileri deve üzerinde bir yerden gelirken çocukları görürse onları devesine alır ve sevindirirdi. Çocukları sevdiği için rastladığı yerde selâm verir, böylece hem onları sevindirir, hem de eğitirdi.

O'nun (sav) çocuklara karşı sevgisi ve merhameti, yalnızca müslüman çocuklarına ait değildir. Bir savaşta, iki birlik arasında kalan birkaç çocuk ölmüştü. Sonradan Resûlullah (sav) durumu haber aldı ve son derece üzüldü. Ashâb O'nun (sav) bu derecede üzüldüğünü görünce "Ey Allah'ın Resûlü (sav)! Niçin bu kadar üzülüyorsunuz, onlar nihayet kâfir çocukları değil mi?" dediler ve şu cevabı aldılar: "Bu çocuklar, Allah'a ortak koşan kâfirlerin çocukları da olsalar sizden daha iyidirler; dikkat ediniz, çocukları öldürmeyiniz, asla çocukları öldürmeyiniz! Her insan, Allah'ın insan nev'ine verdiği özellikler (fıtrat) ile doğmaktadır!"

Mü'minlerin "Fâtıma Anamız" diye en az kendi anaları kadar sevdikleri bu büyük kadının çeyizi "bir yatak, bir yatak çarşafı, iki el değirmeni (un ve bulgur için) ve bir su tulumundan ibaret idi.
Resûlullah'ın (sav) çok sevdiği bu iki aziz varlık mutlu, fakat yoksul bir hayat geçirdiler... Aile hayatında kaçınılmaz olan kırgınlıklar olursa Sevgili Babaları (sav) hemen gelir, onları barıştırır, neşe ve mutluluklarını görünce mesut olarak ayrılırdı. Birgün böyle bir barışma dönüşünde kendisine sevincinin sebebini sormuşlardı, "en çok sevdiğim iki kişiyi barıştırdım" cevabını verdi.

Allah Sevgilisi'nin (sav) bu ölçüde sevdiği kızı unu kendi eliyle öğütür, bu yüzden elleri yaralanırdı, evinin suyunu taşır, bu yüzden göksü yara olurdu, evini barkını süpürür, toz toprak içinde kalırdı, ekmek ve yemeğini kendi pişirir, dumana boğulurdu. Bu hal müslümanlar fakir iken böyle olduğu gibi, servete kavuştuktan sonra da böyle devam etmiştir. Bir gün karı koca aralarında dertleştiler; Hz. Alî su taşımaktan göğsünün yara olduğunu söyler, eşi de un öğütmekten elinin yaralandığını dile getirir, Hz. Alî "babana bugünlerde birçok esirler geldi, gidip bir tane hizmetçi istesen" der, eşi de bunu uygun görüp babasına gelir. Babası (sav) "hayır ola kızım, bir isteğin mi var?" diye sorunca utanır, isteğini söyleyemez ve "babacığım sizi görmek ve selâm vermek için geldim" diyerek evine döner. Bu defa Hz. Alî de yanına katılır, birlikte tekrar gelirler ve durumlarını arzederek bir hizmetçi isterler. Yüce Peygamber (sav) onlara "Suffe ehli ve diğer yoksullar sizden daha muhtaç, size veremem" der, çaresiz dönerler. Resûl-i Ekrem (sav) işlerini bitirince, gönüllerini almak üzere evlerine gelir, bu sırada yatmışlardır. Üzerlerinde kısa bir yorgan vardır, başlarına çekseler ayakları, ayaklarına çekseler başları açıkta kalır, Sevgili Babaları'nı görünce fırlarlar, O (sav), "sakın kalkmayın" der, gelip yanlarına oturur ve şöyle buyurur: "Size, hakkınızda, sizin benden istediğinizden daha hayırlı olacak bir şey (bilgi) vermeye geldim, bunu bana Cebrâîl öğretti, yatacağınız zaman otuz üç kere sübhânellah, otuz üç kere elhamdülillah, otuz dört defa da Allahuekber deyiniz". Evet hizmetçi çalıştırmanın birçok maddî ve mânevî sorumlulukları vardı. Bir Peygamber kızına bunları taşımak ve belki de üzerinde kul hakkı bulunarak Rabbine kavuşmaktan çok, çileli hayatın içinde pişmek, bitip tükenmez dünya işleri arasında devamlı Allah'ı anmak ve ebedî hayatta Babası'nın (sav) meclisine lâyık olmaya çalışmak yakışırdı.

Peygamber hanesinde hâkim olan sade hayat, O'nun çocuklarının evlerinde de görülmeli idi. Nitekim Hz. Fâtıma'ya kocası bir altın gerdanlık hediye etmişti. Peygamberimiz (sav) bunu görünce -doğrudan kendisine bir şey söylemeyip- Hz. Âişe'ye: "Herkesin, Peygamber'in kızı Fatma'nın boynunda alevden bir halka gördük" demelerini kabul eder misiniz?" demiş, Hz. Fâtıma bunu duyunca derhal gerdanlığı sattırmıştı. Onlar Peygamber hanımları, peygamber çocukları idi, diğer müslümanlardan farklı olmalı idiler; ancak bu fark, başkalarından daha zengin, daha müreffeh olmak şeklinde değil, başkaları açlıktan karınlarına bir taş bağlarken onlar iki taş bağlamak, başkaları doymadan doymamak, başkaları zînetler içinde dolaşırken onlar sade yaşamak suretinde gerçekleşecekti.

O'nun (sav) engin sevgi gölgesinin, torunlarının üzerine düşmemesi düşünülemezdi. Onları sık sık görür, sever, gönüllerini alır, gerektiği zaman avuturdu. Kızı Zeyneb'den olma torunu Ümâme küçüktü, Peygamberimiz'in (sav) yanında bulunuyordu, Sevgili Dede çocuğu bir şeyler ile oyalayıp namaza durmuştu, başını secdeye koyunca çocuk koşarak geldi ve sırtına bindi, merhamet ve şefkat kaynağı Yüce Peygamber (sav), namazının geri kalan kısmını çocukla tamamladı, kalktıkça düşmesin diye onu bir eliyle omuzunda tutuyor, secde ettikçe bırakıyordu.(Hayrettin Karaman, Hz. Peygamberin (sav) Aile Hayatı)”

Peygamber Efendimizin(S.A.V.) Eşlerine baktığımız zaman, onların ne kadar nadide ne kadar mükemmel insanlar olduklarını görüyoruz. Hepsi bütün müminlerin annesi olma ve Peygamber(S.A.V.) Eşi olma şerefine erişmişlerdir.

Peygamber, müminlere kendi nefislerinden önce gelir. O'nun hanımları da onların analarıdır..(Ahzab-6)

“1. Hatice (r):

Hz. Peygamber’in (sav) ilk evlilik hayatı, Hz. Hatice validemizle başlar. Onunla evlendiğinde, Efendimiz’in yaşı 25, hanımının yaşı ise, 40’tır. Yani aralarındaki yaş farkı, 15’tir. Onun, Hz. Peygamberin yanındaki yeri, diğerlerinden biraz farklıdır. Risâletini tebliğde O’nun yanında olmuş, bütün insanların terk edip, O’nunla alay ettiklerinde O’na teselli vermiş, hattâ Hz. Peygamber’e ilk vahiy gelmesi esnasında böyle bir şeyle ilk karşılaşmanın verdiği heyecanla ürpermesi karşısında hiç tereddüt etmeden şu gönül okşayıcı ve heyecan yatıştırıcı sözleri söylemiştir:

"Sana müjdeler olsun! Allah’a yemin ederim ki, Allah seni hiçbir vakit utandırmayacaktır. Çünkü sen, akrabana bakarsın, sözün en doğrusunu söylersin, işini görmekten aciz olanların ağırlığını yüklenirsin. Fakire verir, kimsenin kazandırmayacağını kazandırır, misafiri en iyi şekilde ağırlarsın, Hak yolunda zuhur eden hâdiseler karşısında, halka yardım edersin."

Bu nâdide kadın, aynı zamanda ilk Müslümanlardandır. Vahyin nüzulünün onuncu yılında, hicretten üç sene önce vefat etmiştir. Allah Resulü, Hz. Hatice’nin ölümü karşısında bir hayli üzülmüştü. Hz. Peygamber’in amcası ve müşriklere karşı koruyucusu olan Ebu Talib ile kendisiyle sükûnet bulduğu eşi Hatice’nin vefatı gibi üzücü olaylar peş peşe geldiği için bu yıla, hüzün yılı denilmiştir.

Resulullah’ın bu evliliği 25 yıl sürmüş, İbrahim dışındaki bütün evlatları da yine bu nâdide kadından olmuştur. Vefatı esnasında Resulullah’ın yaşı 50’dir. Yani Hz. Peygamber evlilik hayatının büyük bir kısmını ve aynı zamanda gençlik ve olgunluk yaşlarını, sadece ve sadece, kendisinden 15 yaş büyük olan bir kadınla geçirmiştir.

2. Sevde binti Zem’a (r):

Bu hanımı da ilk Müslümanlardandır. Kocası Habeşistan’a yapılan hicretten sonra vefat etmiş olup, kimsesiz kalmıştı. Efendimiz, onunla evlenerek, bu kalbi kırığın da, yarasını sardı; onu perişan olmaktan kurtardı ve ona enis oldu. Zaten sadece Efendimiz’in nikahı altında bulunmayı düşünen bu büyük kadının, dünya adına istediği başka hiçbir şey de yoktu. Ve Allah Resulü’yle evlendiğinde yaşı 55’ti. Buradan da anlaşılacağı üzere, bu evlilikteki asıl amaç, kimsesiz ve yardımcısız kalan bir kadının elinden tutmak, emin bir yuvaya kavuşturmaktı.

3. Aişe (r):

Resulullah’ın bâkire olarak evlendiği ilk ve tek kadındır. O, daha sonra halife olacak olan Hz.Ebubekir’in biricik kızıdır. Ayrıca, Hz. Aişe çok zeki bir nâdire-i fıtrat ve nübüvvet dâvâsına tam vâris olabilecek yaratılışa sahip bir kadındı. Evlendikten sonraki hayatı ve daha sonraki hizmetleri de göstermiştir ki, O muallâ varlık, ancak Nebî zevcesi olabilirdi. Zira O, yerinde en büyük hadisçi, en mükemmel tefsirci ve en nâdide fıkıhçı olarak kendini gösteriyor, her yönüyle Hz. Peygamber’i temsil etmeye çalışıyordu.

O’nun Hz. Aişe ile evliliği, yanından hiç ayrılmayan, çektiği sıkıntılara beraberce katlanan, mağara arkadaşı Hz. Ebubekir için en büyük bir mükâfat idi.

4. Hafsa binti Ömer (r):

Hz. Hafsa dul bir kadındır. Kocası Bedir Savaşı’nda şehid edilmiş bir mücahittir. Kocasının vefatına üzülmüş, yalnız başına kalmıştır. Babası Hz. Ömer, kızını önce Hz. Osman’a evlenmesi için teklif etmiş, ancak O kabul etmemiş, Hz. Ebubekir’e teklif etmiş, O da kabul etmemiştir. Daha sonra da duruma şahit olan Allah Resulü fazla beklemeden O’nunla evlenmek istediğini bildirmiş ve evlenmiştir. Bu evlilik de, zaruretlerin getirdiği bir evlilik olup, bununla o yüce insan Hz. Ömer’in gönlü hoş edilmiş, kocasının ölümüne üzülen ve yalnız kalan birisinin bu yalnızlığı giderilmiştir.

5. Zeynep binti Huzeyme (r):

Resulullah (sav) Hafsa’dan sonra bu kadınla evlenmiştir. Onun kocası da Bedir’de şehit edilmiş olan, Ubeyde b. Hâris’tir. Yalnız başına ve kimsesiz kalan bu mübarek kadının yaşı da 60’tır. Bu kimsesizlik zamanında, kendisine yardım edecek bir ele şiddetle muhtaçtır. Onu bu ihtiyaç içerisinde gören şefkat ve merhamet Peygamberi, onu da nikâhlayarak kendi kanatları altına almak istemiştir. Zaten evlendikten iki yıl sonra da vefat etmiştir.

Altmış yaşındaki bir kadınla evlilikte dünyevî bir arzunun bulunması elbette mümkün değildir. Bu evlilikteki tek gaye de, yalnız başına kalan birisine bir yardım eli uzatmaktan ibarettir.

6. Ümmü Seleme (r):

Bu da ilk Müslümanlardan olup, Habeşistan’a hicret edenlerdendir. Daha sonra da Medine’ye hicret etmiş, çok sevdiği ve kendisine sıkıntılı hicret yolculuklarında arkadaşlık yapıp, yanından hiç ayrılmayan biricik eşini Uhud Savaşı’nda şehit vermiştir. Yurdundan, yuvasından uzak, bir sürü yetimle, hayat külfetini yüklenmiş bu kadına, ilk şefkat elini, Hz. Ebubekir ve Ömer uzatırlar. Ancak o, bu talepleri reddeder.

Daha sonra evlilik teklifini Resulullah yapar ve bu teklif kabul edilir. Böylece yetimleri, sıcak bir yuvaya kavuşmuş, babalarının ölümünden duydukları üzüntüyü, Allah Resulü vesilesiyle unutmuş, hiçbir zaman gerçek bir babayı aratmayacak bir babaya kavuşmuş oldular.

Ümmü Seleme de Hz. Aişe gibi dirayet ve fetaneti olan bir kadındı. Bir mürşide ve mübelliğe olma istidadındaydı. Onun için bir taraftan şefkat eli onu, himayeye alırken, diğer taraftan da, bilhassa kadınlık âleminin medyûn-u şükran olabileceği bir talebe daha ilim ve irşad medresesine kabul ediliyordu.

Yoksa, altmış yaşına yaklaşmış Resulullah’ın, bir sürü çocuğu olan, bir dul kadınla evlenmesini ve evlenip bir sürü külfet altına girmesini, başka hiçbir şeyle izah edemeyiz.

7. Ümmü Habîbe (Remle binti Ebî Süfyan) (r):

Mekke’de küfrün bayraktarlığını yapan Ebû Süfyân’ın kızıdır. Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarmaya muktedir Yüce Rabbimiz, gelecekte müminlerin annesi konumuna yükselecek bu kadına, İslâm’ın bidayetinde imanı nasip etmişti. Mekke’nin zor şartlarında inancını yaşayamayınca, kocasıyla birlikte Habeşistan’a hicret etme mecburiyetinde kalmıştı. Ancak bu esnada kocası önce Hristiyan olmuş, sonra da ölmüş, Ümmü Habibe yalnız başına kalmıştı. Allah Resulü durumu öğrenince Necâşi’ye haber göndererek, tek başına kalan bu hanımın kendisine nikahlanmasını istedi. Durumu öğrenince fevkalâde sevinen Ümmü Habibe’nin nikahı, Necâşi huzurunda kıyılmış oldu.

Şayet Hz. Peygamber böyle yapmayacak olsaydı, yalnız ve kimsesiz bu kadın, ya Mekke’ye dönecek babasının ve ailesinin şiddetli zulümleri karşısında dinini bırakacak, ya Hıristiyanlardan yardım dileyecek, ya da kapı kapı dilenip hayatını sürdürecekti. Ancak bu evlilikle en güzel yolu seçmiş oluyordu.

Bu evlilik vesilesiyle, o gün için Müslümanların ve Peygamber’in azılı düşmanı olan Ebû Süfyan, inananlara yaptığı işkenceyi hafifletmiş, içinde Hz. Peygamber’e karşı olan azılı kini birazcık dahi olsa dinivermişti. Daha geniş dairede ise, Emevîlerle bir akrabalık te’sis edilmiş oldu ki, bu da onların Müslümanlığa girmelerini kolaylaştıran bir unsur oldu. Bundan sonra Ebû Süfyan hâne-i saâdete rahatlıkla girip çıkma avantajına sahip olarak, Müslümanlığı daha yakından tanıma fırsatını bulup, sonunda iman dairesine girmiş oldu.

Açıkça görüldüğü gibi bu evlilikte de, kimsesiz kalan birinin yardımına koşup, onun elinden tutma, onun vesilesiyle Müslümanlara yapılan işkenceyi hafifletme ve azılı düşman biriyle akrabalık kurup, onun imana gelmesine vesile olma vardır.

8. Cüveyriye binti Hâris (r):

Müslümanlar, yapılan Müreysi gazvesinde galip gelmiş, pek çok ganimet elde edilmiş, bunun yanında 700 kadar da esir alınmıştı. Esirlerin içinde, Benî Mustalik kabilesinin başkanının kızı olan Cüveyriye de bulunuyordu. Cüveyriye, Hâris b. Dırar’ın kızı idi. Hâris, Mustalikoğulları Yahudilerinin reisi idi. Cüveyriye önce Musâfi b. Saffan’la evlenmiş, Musâfi, Müreysi Muharebesi’nde ölmüştü. Cüveyriye, Hz. Peygamber’e müracaat ederek hürriyete kavuşmayı talep etmiş, Resulullah da onun fidyesini bizzat kendisi vererek hürriyete kavuşturmuştur. Babası gelip kızını götürmek isteyince, o Müslüman olarak Medine’de kalmayı tercih etmiş, bilahare de Resulullah ile nikahı kıyılmıştır.

Resulullah’ın bu evliliğinden sonra, Abdulmuttaliboğullarının hissesine düşen esirler salıverilmiş, diğer Müslümanlar da bu durum karşısında, Resulullah ile akrabalık bağı bulunan bir kabilenin insanları esir edilemeyeceği düşüncesiyle alınan bütün esirleri salıvermişlerdir.(Sorularla İslamiyet)”

Safiyye binti Huyey(R.A.) Validemiz ile ilgili maalesef yanlış bilgilerle karşılaşabiliyoruz. Safiyye Validemiz Peygamber Efendimiz(S.A.V.)in tebliği kabilesine ilk ulaştığında da zaten iman etmişti. Aslında babasıda onun Peygamber olduğunu biliyordu, kendiside buna şahit olmuştur.

Safiyye binti Huyey(R.A.) Validemiz, Hz.Harun(A.S.) neslinden gelen mübarek bir kadındır, onun muhacirlerden ve ensardan farkı yoktur, Allah ve Rasulunun yolunda herşeyini feda etmeye  hazırdır. Babası onu almaya geldiğinde o Peygamber Efendimizle(S.A.V.) kalmayı tercih etmiştir. İslama düşmanlığı olsaydı rahatlıkla Peygamber Efendimiz(S.A.V.)i zehirleyebilirdi. Safiyye binti Huyey(R.A.) Validemizin yemeklerinin  çok meşhur olduğunu hatırlatalım.

“Safiyye binti Huyey, Hayber’de, soyluluğu, güzelliği, iyi ahlâk ve namusluluğu ile herkesçe beğenilirdi. Hayber’de ilk önce meşhur bir şair ve kumandan olan yahûdi Sellam bin Mişkem ile nişanlandı. Bundan ayrılarak, Hayber’in en meşhur kalesi olan Şemmus kalesinin, çok zengin kumandanı Kenane bin Hakik ile evlendi.

Hz. Safiyye, Kenane ile evliyken, rüyasında; Ay’ın, onun odasına düştüğünü görmüştü. Bu rüyasını kocasına anlatınca; Kenane, “Sen ancak Hicaz’ın meliki Muhammed’i istiyorsun” deyip, yüzüne bir tokat attı. Gözü morardı. Peygamber efendimiz, Hayber’i 629 senesinde fethetti. Safiyye’nin babası ve kocası öldürülüp, kendisi de esir edildi.

Esirler paylaşılınca, Safiyye de âlemlere rahmet olarak yaratılan Peygamber efendimizin hissesine düştü. Peygamber efendimiz, Safiyye’yi azat etti. Bunun üzerine Safiyye, seve seve iman edince, Resulullahın nikâhıyla şereflendi. Bütün müslümanların annesi oldu.

Sehba mevkiinde düğünü yapılıp, kavun ve hurma velime [Düğün yemeği] olarak verildi. Gözünün morarmasına, Resulullah efendimiz, “Nedir bu iz?” diye buyurunca, şöyle arz etti:

- Bir gece rüyamda sanki Ay gökten inip, koynuma girmiş görmüştüm. Kocam Kenane’ye anlattım. ‘Sen şu üzerimize gelen Arap melikinin hanımı olmaya göz dikmişsin’ diyerek yüzüme bir tokat vurdu. O tokatın izidir.

Hz. Safiyye İslâmiyetle şereflenince, çok samimi bir müslüman oldu. Vaktini ibadet ve zikir ile geçirdi. Zinet eşyası fazla olduğundan, bunu Peygamber efendimizin hanımları arasında paylaştırdı. Çok yardımsever olup, daima fedakârlıklarda bulunurdu.

Peygamberimize karşı çok büyük muhabbeti vardı. Peygamber efendimizin hastalığında dedi ki:

- Ey Allahın Resulü! Keşke sizin bütün ağrılarınızı, acılarınızı ben çekseydim.

Hz. Safiyye akıllı, halim, selim ve ağırbaşlı bir hanımdı. Hakkında şu hadise anlatılır:

Metanetini bozmadı

Müslümanlar Hayber’i fethettiklerinde, Safiyye, akrabaları ve ahalisi esir edilmişti. Peygamberimizin yanına getirilirken, yahûdilerin cesetlerinin bulunduğu yerden geçmek zorunda kalındı. Hz. Safiyye’nin yanında bulunan kadın bağırıp, çağırarak, başına toprak attı. Fakat, o metanetini bozmadı. Hatta, geçerken kocasının cesedini de gördü. Fakat, istifini bile bozmadı.

Hz. Safiyye çok cömertti. Eline geçenleri dağıtırdı. Vefatında bir evi kalmıştı. Emlakının üçte birini yeğenine, kalanı da fakirlere sadaka olarak verilmesini vasiyet etti.

Hz. Safiyye, Hz. Harun’un neslindendir. Annesi Berre binti Semvan idi. Baba tarafından Benî Nudayr ve anne tarafından da yahûdilerin Benî Kureyza aşiretinin ileri gelenlerindendi. Babası Huyey bin Ahtab, Arabistan’daki bütün yahûdilerin başı sayılırdı. Annesi Berre’nin babası Semvan Arabistan’da şecaat ve cesareti ile şöhretliydi.

Hz. Safiyye’nin Hayber’de 611 senesinde doğduğu tahmin edilmektedir. Medine’de 671 senesinde, altmış yaşında vefat etti.”

“Mâriyetü’l-Kıbtiyye (Ümmü İbrahim) (r):

Resulullah İslâm’a davet için etraftaki hükümdarlara mektuplar gönderiyordu. Bunlardan birisi de Mısır hükümdarı Mukavkıs’tı. Mukavkıs, elçiyi güzel bir şekilde karşılamış, Hz. Peygamber’e birtakım hediyelerle birlikte iki de cariye göndermişti. Yolda bu iki cariye, Müslümanlık hakkında malûmat sahibi olduktan sonra, İslâm’ı seçmişlerdi. Bunlar Medine’ye varınca, Resulullah Mariye’yi kendisine almıştı. Bilahare azad ederek, onunla evlenmiştir ki, oğlu İbrahim, işte bu hanımındandır.

Bu evlilik, bütün Mısırlılar üzerinde büyük bir te’sir icra etti. Müslümanlarla Mısır’daki Bizanslılar arasında çıkan savaşta, Mısırlılar tarafsız kalmış, Bizanslılara arka çıkmamışlardır. İşte bunun sebeplerinden birisi de, kendi milletlerinden olan bir kadının, Hz. Peygamber’le evli oluşudur.

Meymûne binti Hâris (r):

Asıl ismi Berre olup, Resulullah tarafından Meymûne olarak değiştirilmiştir. Hz. Peygamber’in son evliliğidir. Hudeybiye antlaşmasından bir yıl sonra Hz. Peygamber’le Müslümanlar, Mekke’ye tavaf ziyaretine gitmişlerdi. Bu sırada Peygamberimiz’in amcası Abbas, Allah Resulü’ne Meymûne’yle evlenmesini teklifi etti. Zira Meymûne, Abbas’ın baldızı olup, nikah yetkisini ona vermişti. Peygamberimiz de bu teklifi kabul buyurarak, onunla nikahlandı. Bu durum karşısında Mekkeliler: "Demek ki, Muhammed hemşehrilerine hâlâ dostluk ve hayır duyguları besliyor." yorumunu yaptılar.

Bu evliliği yaptığında da Resulullah, altmış yaşları civarındadır. Gayesi, yine dul kalan bir kadına yardım elini uzatma, Müslüman olduğu hâlde Mekke’de

müşriklerin içinde kalan birini bu sıkıntıdan kurtarma ve Mekkeliler’e karşı bir jest yapma vardır.(Sorularla İslamiyet)”

Hz. Zeyneb bînti Cahş (ra) a geldiğimizde, Hz.Zeyneb bînti Cahş(ra) ile ilgili günümüzde oldukça rahatsız edici çirkin iftiralar atılmıştır. İslamiyete karşı çıkıp bunu yeterli bir araştırmaya, tam bir bilgiye dayandıran görülmemiştir, zaten bu mümkün değildir. İslamiyete karşı atılan bütün iftiralar, karşı çıkışlar, cahilliğe dayanır veya sahtekarlığa dayanır(Bilim sahtekarlığında olduğu gibi). Yine bu iftiralarda da tam bir cahillik görüyoruz ve İslamiyet öncesine neden Cahiliyet Devri dendiğini tekrar anlıyoruz. Aynı Cahiliyet Devrini bugünde yaşayanlar mevcuttur.

Hz.Zeyneb bint Cahş(ra), Peygamber Efendimizi(S.A.V.) halasının kızıdır. Peygamber Efendimiz(S.A.V.) İslamiyette herkesin eşit olduğunu göstermek için onu azadlı kölesiyle ısrarla evlendirmiştir. Yani bu evliliğin sebebi Peygamber Efendimizi(S.A.V.)dir. Evlatlık konusuna gelirsek İslamda evlatlık  zaten yoktur. Peygamber Efendimizi(S.A.V.) isteseydi daha önceden kendisiyle evlenebilirdi. Bu evlilik ile iki önemli husus gösterilmiş oldu. Birincisi İslamda Evlatlığın olmadığı, ikincisi eşitlik konusuyla ilgilidir. Hz.Zeyneb bint Cahş(ra) soylu bir aileden gelmektedir, Zeyd bin Harise(R.A) azadlı bir köledir. Böyle bir evlilik o dönemde imkansızdır, hatta o dönemdeki bütün toplumlarda imkansızdır, İslamiyet bu anlamda eşitliği getirmiş ve bunu uygulamalı olarak göstermiştir.

Yukarıda İslama karşı atılan bütün iftiraların cahilliğe dayandığını belirtmiştim. Bunun bir örneğini daha yazının ilerleyen kısımlarında  göreceğiz.

Yukarıdaki ayette ganimet kelimesinin neden doğrudan verildiğini açıkçası anlayamadım “ihsan edilen, verilen” anlamı daha doğru olacaktır. Bu ayet ile ilgili savaşta esir edilen kadınların müminlere helal kılındığı bununda tecavüz anlamına geldiği iddia edilmiş. Öncelikle bu ayet Peygamber Efendimiz(S.A.V.) ile ilgilidir. Peygamber Efendimiz(S.A.V.)in savaş esirlerinden olan hanımlarıyla ilgili uygulaması konusunda, bu ayetin uygulaması ile ilgili yukarıdaki bilgilere bakabilirler. Kendi istekleriyle Peygamber Efendimizin(S.A.V.) yanında kalmışlardır, Peygamber Efendimiz(S.A.V.) onları serbest bıraktığı halde.

Savaş esirleriyle ilgili İslamdaki uygulama nedir ilgili ayetlere bakarsak:

Savaşta inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman onlara üstün gelene kadar boyunlarını vurun, onlara üstün geldiğiniz zaman bağı sıkı bağlayıp esir alın. Sonra harp ağırlıklarını atana kadar onları ya karşılıksız olarak, ya da fidye ile salıverin. Allah'ın emri budur. Eğer Allah dileseydi onlardan başka türlü de intikam alırdı. Fakat böyle olması sizi birbirinizle denemek içindir. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların amellerini asla boşa çıkarmaz.(Muhammet-4)

Savaş sonrası elde edilen cariye şeklinde bir tabir burada da yoktur. Örneğin Mariye Validemiz(R.A.) Mısır Hükümdarı tarafından Peygamber Efendimize(S.A.V.) hediye edilmiştir. Savaş sonucu elde edilmemiştir. Yolda Müslüman olmuş Peygamber Efendimiz(S.A.V.) kendisini azad etmiş ve kendisiyle  evlenmiştir. Ahzab 50. Ayetin kapsamına bu da girer, neden ganimet tabiri zorla kulanılmıştır meallerde anlam veremedim, Peygamber Efendimize(S.A.V.) cariye olarak ihsan edilen ve özgürlüğüne kavuşarak evlenen Mariye Validemiz(R.A.) ganimet olarak gelmemiştir.

Cariye ve kölelerle ilgili hükümlere geldiğimizde kurandaki ayetlerin tamamı ele alınmalıdır. Bu ayetlerin birbirleriyle çelişkili oldukları anlamına gelmez, birbirlerini tamamladıkları anlamına gelir. Herhangi bir konunun tartışılmasında rastlanan problemlerden birisi de budur. Sadece tek bir açıdan yaklaşan dolayısıyla yetersiz kalan kimseler kendilerini de inandırarak belli bir konunun tartışılmasında yetersiz duruma düşebilmektedirler. Eğer bir kimse bir konuda ortaya bir fikir atacaksa öncelikle kendisini baştan şartlandırmamalıdır, önyargılı olmamalıdır, yargısına araştırmasından sonra karar vermelidir, her açıdan konuya yaklaşmalı ve sonuçları objektif bir şekilde ve gizlemeden tam olarak açıklamalıdır. Bu yazının yazılmasına sebep olan ayet ile ilgili yanlış fikirleri ortaya atanlar, saydığım hususların tam tersini yapmışlardır. Köleler ve cariyelerle ilgili bütün ayetler bütün olarak değerlendirilir, aynı zamanda bu konuyla ilglili diğer ayetler de değerlendirilirken bu ayetlerle birlikte anlaşılacaktır.

24 - Bir de sahibi bulunduğunuz cariyeler müstesna, evli kadınlarla evlenmeniz de size haram kılındı. Bütün bunlar Allah'ın üzerinize farz kıldığı hükümlerdir. Bunların dışında kalanlar ise iffetli olarak zina etmeksizin mallarınızla mehir vermek suretiyle evlenmek istemeniz size helal kılındı. O halde onlardan nikah ile faydalanmanıza karşılık mehirlerini kendilerine verin ki, bu farzdır. O mehri takdir edip kesinleştirdikten sonra birbirinizi razı etmenizde bir mahzur yoktur. Şüphesiz ki Allah her şeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

25 - Sizden her kim hür mümin kadınları nikah edecek bir zenginliğe gücü yetmiyorsa, ona da ellerinizin altındaki mümin cariyelerinizden efendilerinin rızası ile nikahlamak var. Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Siz birbirinizdensiniz. O halde sahiplerinin izni ile ve mehirlerini örfe göre vermek suretiyle cariyelerden iffetli olan, zina etmeyen, dost da edinmeyenlerle evlenin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa, o vakit hür kadınlar hakkında gerekli bulunan cezanın yarısı kendilerine lazım gelir. Bu hükümler, içinizden günah işlemekten korkanlaradır. Sabretmeniz ise, sizin için daha hayırlıdır. Allah Gafûrdur, Rahimdir (çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir).(Nisa-24/25)

Meallerde harb esiri olarak geçer fakat ayette harb esiri şeklinde geçmez, yukarıda bahsettiğim gibi kurandaki bütün ayetler bütün olarak düşünülür. Harp esirleriyle ilgili ayeti yukarıda verdim, harp esirleriyle ilgili hüküm bellidir, ya karşılıksız serbest bırakılır ya da fidye karşılığı serbest bırakılır. Ayeti olduğu gibi almayıp üzerine yorumlar katarak ve bunu parantez içerisine almadan meal verildiğinde sıkıntılarla karşılarız, böyle bir meali ilk gördüğümde böyle olamaz diye düşündüm ve aslını okuduğumda tahmin ettiğim gibi öyle olmadığını gördüm, harp esirleriyle ilgili bir anlamı vardır fakat bu alt anlamdır, özellikle harp esirleriyle ilgili olsa doğrudan harp esirleri şeklinde geçer dolayısıyla parantez içerisinde verilmelidir. Ayetin başında geçen kelimelere baktığımızda “muhsanat” kelimesi geçer, “evli kadınlar” anlamına gelebildiği gibi “iffetli kadınlar” veya “hür kadınlar” anlamına da gelebilir. Bu kökten gelen anlamları incelersek daha iyi fikir sahibi olabiliriz: “muhafazalı bir yerde himaye etmek, yer sağlam ve iyi tahkim edilmiş olmak, kadın iffetli olmak evlenmek, bir şeyi korumak, himaye etmek, bir yeri muhkem sarp kılmak, kadını haramdan korumak, kale siper edinmek, iffetli kadın, evli kadın, dokunulmazlık”

Evli kadın özel olarak “mutezevvice” şeklinde ifade edilir. Ama bu yeterli bir ifade değildir “muhsanat” ifadesi daha kapsamlı ve evliliği anlatan bir kelimedir. Yukarıdaki anlamlara bakarak ilk ayette, ayetin başında geçen “muhsanat” kelimesinden “himaye altında, evli, iffetli” anlamlarını çıkarırız, fakat cariyelerde himaye altındadır(evlilik bağı olmadan) dolayısıyla onların bu ifadeden ayrılması gerekir ve dolayısıyla onlarla evlenilebilir(evlenmeden birlikte olunamaz daha sonraki ayette gördüğümüz gibi). (Muhsanat kelimesi ile ilgili bir husus daha vardır fakat anlatılması uzun süreceğinden ve karışık bir konu olduğundan konuyu dağıtmamak adına değinmiyorum)

Harp esirleri konusuna geldiğimizde onlara kesinlikle dokunulamaz, evlenme konusunda rıza şartı vardır, rıza olmadan taraflar evlenemez. Eğer harp esiri olan kadın daha önce evliyse bu evlilik bağı kadının rızasıyla bitirilerek yine rızasıyla yani kendi isteğiyle evliliğe dönüşebilir. Esir olma hali zaten geçicidir, karşılıksız veya makul bir fidye karşılığı özgürlüğüne en kısa zamanda zaten kavuşmaktadır.

 

536
0
0
Yorum Yaz